Şu Anda Burdasınız
Anasayfa > Makaleler > Piraye’de Nazım Olmak

Piraye’de Nazım Olmak

Yalnızlığa, onca yıl mahpus bir adamın dul karısı olarak yaşamaya iyiden iyiye alışmıştı Piraye. Nazım’ın kısa cümleler ile imkanızlıkların farkında olduğunu hissediyor olması Pirayeyi yoksulluktan daha çok üzüyordu. Nazım o kadar manasız esaret kederinin içinde bir de ardında bırakılanların imkansızlıklarını kendine dert ediniyordu. O dert edindikçe üzüntüsünden Piraye kahroluyor, her seferinde hayatın sandığı kadar zor ilerlemediğini anlatıyordu Nazım’a.

Yaşadıklarının arasından cımbızla çekmiş gibi lime lime bir kaç hoş anılarını anlatıyordu mektuplarında. Bir çiçeğin açtığından, mahalleye yeni taşınan insanlardan, Memet’in komik hikayelerinden bahsediyor, aşkının izleri, hasretinin ölçüsü hakkında cümleler paylaşıyordu sevdiği adamı kederlendirmemek için. Donuk bakan gözlerin ardında, hassas bir ruh barındırıyordu Piraye. Sevdiklerini daima kendinden fazla önemsiyordu. Tek kusuru sevdiğini dillendiremiyordu.

Piraye:

Piraye, Piraye olalı böyle bir vukuata şahitlik etmemişti. Asalet, saygınlık ne vakit taşındı senin zihninden. Şimdi neticelerini hatırlayamadığım sen ve Vera ya, hatta Münevvere benzer bir dizi hikaye duymuştuk evvelden ve birlikte hiddetlenmiştik insanların birinin hayatındayken başka birine kapılarını açmasına.

Sen o kapıyı aralamayı meğer ne çok istermişsin. Sen beni başka birruh ve bir çift göz için aldatmak gibi hareket ile kıymetsizleştirirken, Münevver kocasını aynı durumda bırakmış. Sonra Vera, “Saman sarısı saçlı, henüz yapılmamış bir tablonun en güzel manzarası diye betimlediğin meşhur Vera da tıpkı Münevver gibi evli ve bir çocuk annesiymiş sana kanıp, kendini kandırasıya kadar.




Sen gerçek bir aşk halindeydin ve Vera da muhtemeldir şuursuzca sana değil, aşka kaptırmıştı kendini.

Veraya göre otuz sene daha yaşlı bedenin ve yaşanmışlıkla tükettiğin onca varlığının farkında bile olmadan, senin için hayatını silip yeniden yazmış.

Sen dünya üzerinde yalnız fikri, ruhu ile timsal gösterilecek bir adam değildin. Sen insanların muhteviyatını değiştirme kabiliyetine sahip, muazzam, ikna kabiliyeti yüksek, sihirli bir adamdın aslında. İnsanların kuytularına sızmayı iyi bilirdin. Açıklıklarının kokusunu alır, insanın soluğunu keserdin.

İnsan sana bakınca yalnız bir masal kahramanı görürdü ve engin bilgili bir adam ile yaşayabiliyor olmanın onurunu yaşardı. Şikayetçi olmaktan utanırdı insan senin eksik yanlarından.

Gözlerin kadar mavi ve özgürdü fikirlerin. Özgür olmayı tattırırdın önce insana ve sonra kendine esir ederdin. Kimse azad edilmek istemezdi.

O kadar kadının arasında en dik ve baş eğmez olan yegane kadın olmanın haklı gururu ile geziniyorum sanma. İçim yanıyor senden kendimi esirgediğim her gün için. Keşkelerle yaşanmaz derdin. Keşkelik bir ömür inşa etmek zayıf insanların işi.

 

İlk kez utandım varlığımdan ve zayıf buldum kendimi. Keşke çok seviyorum seni diyebilseydim. Her gözüme baktığında, gözlerimle yüzüne haykırsaydım aşkı. İnsana en büyük ders olmalı keşke diye kurduğu cümleler ve asla ertelememeli, gizlememeli hislerini.

Evladıma en büyük öğüdüm olsun. İsteyipte sahip olmayı başardığı bir aşkı yaşamak için önce kendi kabuğundan sıyrılsın, kendini teslim etsin, hislerine inansın, yanılmakta var, yenilmekte. Kabullenip muzaffer olmayı seçsin. Aşkta muzaffer olmayı başaran kendini yaşadım saysın. Korkakça yaşamak insanın harcı olmamalı…

Mektuplarında bahsettiğin üzere en az senin kadar benimde işim başımdan aşkın. En mühim işim seni düşünmek, sana aşık kalabilmek aslında. Hiç tadına bakılmamış dünya nimetleri gibi şiirlerin. Her birinde yeni ve farklı bir lezzet var.

Bir mektubunda elini göndermiştin bana. Şiirden başka kendime ait bir varlık göndermek istemiştin. Yeni yetme bir oğlan çocuğu gibi elini kağıdın üzerine koyup kalemle parmak aralarını seyahat ederek elini resmetmiştin. Görünce aklım gitti. Bu kadar yalın ve çocuksu olabilir bir adamın sevdası dedim. Hemen elinin üzerine elimi yerleştırdim. Başka türlü bir birleşme haliydi bu ve sen mutlaka bizim için bir sihir yapmayı becerirdin.




Sana göre mahpusluk hayatı yaşadığın hangi cezaevi rahattı bilemem ama senin adına benim sevdiğim bir hapishane vardı. Şimdi bu hususta nasıl da böyle sevdiğim diye hitap edebilirsin diyebilirsin. Hakkındır, demelisin ancak hakikati de sorgulamasın kanaatimce.

Bursa cezaevine gönderilmiş olma fikrin için sevinmiştim. Bursa bana yakın diye değil. Bursa daki kaplıcalar, şifalı sularda bacağındaki siyatik deva bulsun diye tedavi görme iznin verilmişti. Bilirsin mütemadiyen siyatiğinden şikayet ederdin. Rutubetli duvarların eseriydi bitmek bilmeyen sızlamalarının nedeni ve hudutsuz bir adamın hudutlar içerisinde hareket etme isteğinin kifayetsizliği.

İbrahim Ali’nin yeniden İmralıdan yanına gelmesine pek sevinmiştin. İbrahim Ali yarattığı mühim tablolarında sana renk katardı bilirim. Uzun uzun tabloların ne kadar da renkli ve umuda hizmet eder olduğundan bahsederdin. Köy tasvirlerinden huzur bulurdunuz. İbrahim Ali çocukta senin sihrinden nasiplenmişti nihayetinde. Senin yanında nefes alıp parlamamak mümkün mü?

Derin mavisinde kayıp olduğum muazzam şair Nazım, namı diğer İbrahim Sabri, Nurettin Eşfak. Bu isimlerle anılmaktan hicap duyduğunu biliyorum. Yine de dergilerde şiirlerinin yayınlanıp güzel yüreklere ulaşması içinde bir küçük mutluluk tohumu yeşertir.

Memleketsizlik gibi görünse de hayatındaki sıfatın, bir çok vatanperver adam siluetindeki adamdan daha da severdin sen memleketini. Bir memleketini, bir de beni sevdiğini söylerdin hep. “Memleketim, esaretim, hürriyetimsin”derdin severken. İnsan sevdiğine en sevdiği sıfatlar ile hitap ediyorsa eğer,işte senin mühim varlıklarının içerisindeydi daima memleketin.

Üretim araçlarının ortak olmasını, kimsenin kimseyi sömürmemesini, sınıfsız toplumlarda, ırk, soy, din, dil, ulus, aile ayrımı gözetilmeden bütün insanların eşit tutulmasını, herkesin birlikte çalışıp, birlikte üretmesini, tek tek insanların bütün gereksinimlerinin karşılanmasını, her bakımdan özgür olmalarını, her türlü baskıcı gücün ortadan kalkmasını isteyen bir adam, kanaatimçe vatan hayini olamayacağı gibi, mutlaka evrensel bir görev ile dünyaya bahşedilmiş bir insan olmalı.

Rahmetli deden, isminin mimarı Nazım Paşa’nın sana en büyük hediyesi şairlik aşkı aşılaması şüphesiz. Bu benzersiz ruhunun sebebi de onun eseri bana göre.

Mevlevi sohbetlerine katıldığından bahsederdin uzun uzun. Aşkla tanışmanın mevlevihanelerde yapılan sohbetlere iştirak etmen sonucu geliştiğini anlatırdın. Seninle irtibata geçesiye kadar, vakıf olduğum bir konu olmasına rağmen, senden dinleyince bu hususta da çeşitli fikirler edinmiştim. Senden dinlenen her mevzunun benim zihnimde farklılaştığını anlamak uzun sürmedi. Sen birinin ruhuna yerleşince, derinliğin ile o kişiyi parlatırdın.

Beynenmilel olaylardan şiir yazmak konusunda üstadlaştığın, edebiyat dünyasında takdirler ve övgüler ile anlatılırdı ancak mevzu aşk olunca şiirlerinde kıskanılan bir kadın olmak hissi benim için senin muvaffakiyetlerinden daha onur verici bir hal alırdı.

Piraye dilinde, kendi üslubunca yazdığın muazzam şiirlerin akışı kadın erkek münasebetlerini çekişmeli bir hale getirmeye başlamış, bilhassa yakın çevremizde kıskanılır hale getirmişti bizi. Bir kadın böyle sevilebilir mi diye konuşuyorlardı aralarında yahut bir kadın bir adamı nasıl böyle meftun edebilir münakaşaları yapılıyordu.

Yazdığın bir çok şiirde beynenmilel konulardan bahsedeceksen katiyen yürek kelimesini kullanmazdın. Herkesten başka bir dilin vardı daima. “Yürek kelimesi şuurun değil, duygunun sembolüdür” derdin. Bu hassasiyetlerdi kanaatimce seni diğerlerinden ayıran.

“Bir Ayrılış Hikayesi” şiirini okumuştun bir seferinde. Beni tanımadan önce aşk yazmaya karar verdiğin dönemlerden bir şiirdi. Senin gözünle okumak istedim kendime. Sen söylerken hissettirmeden zihnime nakış ederdim okuduğun şiirleri.Bir erkeğin kadına telaffuz edebileceği en muhteşem cümleler ile anlatmıştın içinden geçenleri. “Seni seviyorum ama nasıl?” diye başlayan cümlelerinin içerisinde senin hudutsuzluğunun izleri saklıydı.

Muziptin de aslında. Mizah’ın bile biraz şaşırtıcıydı. Orhan Selim adı ile yazdığın fıkralardan bahsederdin bana. Tahmini mümkün olmayan vakitlerde öyle latifeler yapardın ki gülüşünde kayıp olurdum.

Bir piyes yazar, insanları sokağa dökerdin. Bir şiir ile kadınları meftun ederdin. Bir şiir ile gönül alır, bir şiir ile ömür alırdın be adam. Nasıl bir kudretti bu? Namünasipler listemdeki tüm başlıklarımı değiştirip beni de kendine benzetirdin.

Nüzhet, Yelena, Piraye, Münevver ve Vera olarak etrafında dönen bir yörüngenin halkalarıydık. Sen bu yörüngenin ortasında etrafına aşk saçan bir güçtün. Cümle alemin vakıf olduğu bu isimlerin dışında yörüngenin uyduları olarak anılan onca aşığından bir tutam katsan üstadlığına seni aşabilen olması mümkün değildir elbette. Senin kadınların başka,sıradan kadınlara da benzemez. Her birinin türlü meziyetleri ve en mühimi alışılmadık cengaverlikleri,cesaretleri vardı.

Kendi hudutlarını kabullenmeyerek senin hudutlarının hükümdarlığı ile kuşatıldılar. İşgal altında gönüllü esir oldular. Esaretinde kah mutlu, kah hiç oldular. Çok sevildin be adam. Bir çok adamın tatmadan göçüp gitmesine kıyasla hudutsuzca sevildin. Sen de hudutsuzca severdin.

……………………………………………………….

Piraye, kendi ile yaşamaya çok alışıktı esasında. Ailesi tarafından sürekli hayatına şekil verilmek istenmiş, onca dikliklerine rağmen yönetilmesi kolay, itaatkar bir kadındı. Her koşula uyum sağlamayı öğretmişti hayat ona. Hayatı gelişine göre yaşar ama karakterinde herhangi bir değişiklik yapma girişimlerine müsaade etmezdi.

Nazım’ın mektuplarıyla değişken ruh hali içerisinde yaşamak keyifli fakat bir o kadar da yorucuydu onun için. Bir an talihsizliklerinin esareti içinde isyan ederken okuduğu bir cümle ile mutlu olmak adına isabetli bir karar verdiğini düşünüyordu. Her bedensel ayrılık için yazılan mektup, ikisini birbirine ruhsal anlamda daha da yakınlaştırıyordu. Piraye canlı canlı dile getirmekte zorlandığı hislerini mektuplarda gizemli kelimeler ile fütursuzca dillendiriyordu.

Nazım en büyük derdi siyatik belasından sonra en sonunda değişken ruh halinden yorgun düşen kalbinin ritmide bozulmuştu. Maruz kaldığı, usulsüz sorgular ve işkencelerden bedeni iyice hırpalanmıştı. Rutubetli duvarlar ve demir parmaklıklar arasında az miktarda güneşle haşır neşir olması da başka başka huzursuzluklar yaratıyordu. Kalbi zayıf düşmüş, hastanelik olmuştu.

Piraye’ nin ruhuna bir az olsun su serpmek için yeni bir mektup yazmış, o kadar hüzünlü hadisenin içinde karısını gülümsetecek bir cümle imal etmişti.

“Kalp hastalığım siyatiğin tesiri ile eğer hakikaten ciddi bir mahiyette ise, bu zar zor işleyen kalple de seni dünyalar kadar sevmeye devam edeceğim.”

Nazım hikmet Ran

Piraye:

Kötü mevzuları iyilikle anlatmayı nasıl da beceriyorsun hemen. En kıymetli ikinci varlığın hastalanmış ve senin söylediğine bak. Sev beni sevdiğim sev. Miktarsızca sev ki yaşamak içerisinde en güzel mükafatımın varlığı ile şerefleneyim.

Türabolmak niyetindeyim bazen. Sıkışan kalbimin içerisine dolup boşalan kanın akışı bir an dursa ve o son nefes hali ile göçüp gitsem bu alemden. En kıymetli hatıralarımın baş aktörüsün biliyor musun? Evlatlarımla inşa ettiğim anılarım bile senin olduğun zamanlarda anlamlı geliyor. Canım yanıyor sevdiğim. Özleminden deliye dönüyorum geceleri.




Hasta oluyorsun, yasta, darda oluyorsun ve ben böyle kilometrelerce uzakta sana uzatamıyorum ya elimi. Çaresizlik ne demek o an anlıyorum.

Sakın ölme benden önce. Nerede kiminle yaşarsan yaşa ama sakın benden önce göçüp gitme sonsuzluğa ne olur. Kıyametim olursun. Sen bunca derdin içinde yegane medetsin çaresizce çırpınmalarımı dindirecek.

Dışarıdan bakılınca koskoca ihtiyar bir kadın, içimde sen açınca yeni yetme bir cariye oluyorum. Kulluk kölelik sevmezsin biliyorum ama emrine amade olmak, tıpkı senin telaffuz ettiğin gibi hazır ve nazır olmak bana iyi geliyor. Dualarım seninle sevdiğim. Dualar nereye gider, ne şekliyle sana şifa olur bilemem ancak benimkilerin gerçek bir ihlas ile edildiğini anlıyordur yaratan. Muhakkak kabul olunacaktır inancındayım.

Ne kadar çok sensiz nefes almaktan usanmış olsam da sırf senin eksilmene gönlüm razı gelmeyeceği için yaşama direnmekteyim. Özgürlüğünün alındığı fani dünya da, sevgisizlikle baş etme diye kendimden vazgeçmeyeceğim. Başkasının olsan da senden gitmeyeceğim…

Sen tıpkı Şevket Süreyya’nın bahsettiği gibi, sükun ne demek bilmezdin. Uyumanın dışında pek dinlenmezdin. Konuşurdun, yazardın, voltalar atardın, uyurken bile çalışırdın sevgilim. Dur durak bilmezdin. Her daim aklında yeni yeni fikirler cereyan eder, heyecanla dile getirip, “Yazmalıyım, bilhassa bu husustan bahsetmeliyim.” dediklerinin listesini uzatırdın.

“Alime, cahile, memura, şaire, her birimize bir görev var bu davada” demiştin. Herkesin varlığının dünya ve hayat için ne kadar da mühim olduğunu işaret ederdin.

Kusursuz özgürlük hayranıydın. Hakiki bir özgürlük için kendininkini kayıp etmeyi göze alacak kadar cesur ve fedakardın. Senin daima bir varoluş nedenin vardı. Dünya üzerinden hizmette bulunmayı arzulayacağın amaçların vardı. Memleket, haksızlıklara karşı direniş, aşkın varlığının ispatı ne dersen de işte sevgili. Mutlaka bir mücadelen vardı kötüleri her daim ispatlaman için.

Hatalarının şiddetinden nasibini almışlara karşı, daima affedici bir gücün vardı. Kötüyü unutturmayı pek iyi bilirdin. Bazen insan doğrularla yanlışları birbirine karıştırabilir, elbette kendisini inkar eder hale gelebilirdi.

Tesiri büyük iksir gibiydi sözlerin, sevişlerin, haykırışların, nadir de olsa öfkelenişlerin.

Terk edişlerin de yakıcı ve hakikaten yıkıcı olurdu. Bir fikri terk ettirmeyi de iyi becerirdin. İnançsızca dinlediğini hissettiğin bir rakibe, kendinden şüphe ettirebilir, üstelik bunu hiç zorlanmadan gönül rızasıyla kabullendirirdin.

Sen benim fikrimle ve hislerimle daima muhteşem bir adam, şahane diye başlayan cümlelerimin baş kahramınıydın.

Bazen insan birini sevmekle canını yakar. Sevdikçe hayatın her anına katmak ister. En iyiyi de, en kötüyü de paylaşmak ister. Bir gün ben de böyle bir his sayesinde neticesini düşenemediğim bir karar alıp Memet ile benim bir fotoğrafımı sana göndermiştim. Bizi o bulanık kağıdın üzerinde gördüğünde tarifsiz mutlu oalcağını, o çekilmez hapishanenin senin için en mühim yerinde bizi saklayıp, ihtiyacın olduğunda avuçlarında hasret gidereceğini düşünmüştüm. Ne yanlış bir karar olduğunu senden gelen mektuptan sonra anladım. Görmediğinde daha kolay alışıyor insan sevdiklerinin yokluğuna.

Fotoğraf sana ulaştığı gece sabaha kadar uyuyamadığını, tarifsiz bir keder ve sıkıntı içerisinde geceyi btitrdiğini yazmışsın. Paylaşmak bu sefer canını yakmış sevdiğim. Görmek ile hasretin dayanılmazlık limitini yükseltmişim meğer. Affet ne olur. Affet.

Piraye geçmişe dalıp bugünden çıktığı derin yolculuklarında kederlerini çoğaltıyordu. Nazım’ ı kendinden çok tanıdığını düşünüyor olsa da ara sıra içindeki bastırıp durduğu coşkusunun altında ezilip şuursuzca diye nitelendirdiği hatalar yapıyordu kendine göre.

Hataların ana sebebi, çok aşıklığı ile aşka nasıl davranacağı hakkında tutarlı bir fikrinin oluşmayışıydı.

Bir fotoğraf ile Nazım’a özgür anlarını, o özgür anlarında barınan mutlu hatıralarını hatırlatmış, içinde bulunduğu hükümlülük halinden dolayı gelişen huzursuzluğunu arttırmıştı.

Nazım Pirayeye kızgın değildi. Hayatını bu kadar zorlaştırmayı tercih ederken , başka hayatlarada bu kararın nasıl sireyet ettiği ile yüzleşme durumundan kendine kızgındı.

Piraye ve Memet neticede bir aile olarak yaşama hakkı ellerinden alınmış, hasret çeken, yokluk yaşayan, eksik nefes alan canının parçalarıydı. Mutsuzlardı ve bunun tek nedeni kendisinin hiç bencil olmadan başka başka fikirsel özgürlükleri için aldığı kararlardı.

Belki de hiç aile kurmamalıydı. Kimseyi kendine aşık etmemeliydi, Kimsenin hayatını kendinin esaretine ortak etmemeliydi.




Aşk yoksa, sevmek yoksa, fedakarlık ve mücadele olmazsa, peki Nazım’ ın varlığının ne anlamı olacaktı?

Bu kararlarını sorgulamak Piraye’nin bir an olsun aklına gelmezdi. Kızgın olamazdı Piraye Nazım’ın tercihlerine karşılık. Nazım şüphesiz ulvi bir görev ve anlayış ile aldığı kararların doğrultusunda yaşamayı seviyordu.

Nazım’ı Nazım yapan özelliklerden vazgeçmesini beklemek şüphesiz ahmaklık ve iğrenç kokan bir bencillik olurdu. Bencillik Pirayeye göre bir davranış değildi. Hele mevzu bahis Nazım ise, bunun olması beklenemezdi. Daima Nazım’ın ilk sıradaki destekçisiydi.

Piraye:

En güzellerin daima henüz kelimesi ile başlayanlarda saklı olduğunun ispatı gibi bir şiir yazmıştın bana. İnsanın umuduna dair ne mühim bir şiirdi. “En güzel deniz henüz gidilmemiş olandır” dizesiyle başlayan o şahaneliğine değer katan derin şiirini düşünüyorum şimdi.

Yalnızlık ve sensizlik kokuyor üstüm başım. Meğer onca yılın içerisinde yaşadığımız ayrılık bugünün henüzleriymiş. Henüz gerçek bir ayrılık değilmiş senin maphuslarda geçen hayatın. Henüz acının, hasretin en büyüğünü yaşamamışız o zamanlar. Şimdi o henüzlerin ulaştığı en son noktadayım. Virgüllerim bitti sevgilim. Bundan öte ne hasret olabilir, ne de acı.

………………………………………………………..

Piraye’nin en çok canını yakan, bedeni tamamken ruhunun eksik kalmasıydı. Bedensel değil, ruhsal engelliydi hayata karşı. Yetersiz buluyordu her sabaha uyanmak, her geceye kavuşmak üzere kendini. Yaşamaya karşı yetersiz ve eksikti kendince. Tamamlanamadıkça yaşamak eksiklikti. Oysaki tamamalayıcısı başka bir hayatın söküklerine yama yapıyordu.

Nazım, Pirayeye göre daima insanların defolarını kapatır, eksiklerini giderirdi. İnsanların acizliklerini yetkinliklerle çevirirdi. Kopan parçaların yerine yeni hücreler yaratırdı sevdasından.

Nazım, Piraye kadar eksik hissetti kendini Pirayesizliklerinde. “Bugünde sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti.” Diye tasvir etmişti eksikliğini.

Piraye:

Hayattan, her seferinde tercih etmediğim kendi payıma düşeni yaşamaktan yoruldum. Sanki tek kolum, tek gözüm ve tek ayağımla yaşıyorum bu dünyada. Bu hiç kolay değilmiş anladım. Kan damarlarımın akışı da sanki vücudumun tek bir yönünden devam ediyor. En çok kan seninle dolu hücelerimi yaşatmaya çabalıyor.

Neye ihtiyacım olmadığını biliyorum. Yaşayabilecek kadar yemenin dışında hiçbir fazlalığa ihityacım yok. Sensizlikle doldurduğum mezardan beter yatağıma ihtiyacım yok. Senin olmadığın sohbetlere de ihtiyacım yok. Senin elinin, gözünün, yüreğinin değmediği hiçbir yazıyı ya da şiiri de okumaya da ihtiyacım yok. Dünyamda sen yokken, etrafta neler olup bittiğini öğrenmeye de ihtiyacım yok.

Sen benin tüm açlıklarımı doyurup, ruhumu ve zihnimi olması gerekenle, kendi şahsına münhasır muhteşemliğinle doldururken, benim dünyam tamdı. Sensiz olmanın hiçbir anlamı ve bu vücudun varlığının hiçbir önemi yok. Hala yaşıyor olmasan, yaşamak isteğim bile yok.

Sensizlikle kayıp olan bir anne değilim şüphesiz. İnsanlara kör sağır da kalamam bilirsin. Buz dağı gibi görünen insanlığımın arkasında sıcaklığımı en iyi bilen sensin. Sana verdiğim sözlerimi tutacak kadar şerefliyim. Delikanlıyım. Senin bana emanet edip güvenmek istediğini söylediğin her mevzu benim için mühim. Kendi varlığımdan bile kıymetlidir sana verdiğim sözlerim, bilirsin. Senin varlığın için katlandığım onca insan ve dert için söyeleyeceğim tek bir cümlem var. “Mücadelemin yegane sebebi sağolsun. Yoksa yoktunuz.”

Deliritiyor beni bazı geceler yokluğun. Gözümün önüne gelen hatalarımdan kusuyorum bazen. En büyük hatam kibrimmiş meğer. Göz göre göre seni ellerin yüreğine teslim ettim.

O gün o hastane odasında sırf gurur diye adlandırdığım saçma bir kıskançlık yüzünden seni terk ettim. Bu en büyük pişmanlığımı hatırlatan geceler, ruhumun cellatı oluyor bazen. Çıkıp gitmeseydim o odadan ve senden, çıkartıp atsaydım ya seni benden kopartmak, beni sensiz bırakmak isteyenleri. O karar da mı bencillik olurdu acaba? Hangisi bencillik diye tanımlanabilir, beni bilmez sevgili?İçim hangisi için yansın? Hangisi için kuytulardan pişmanlıklar üzerime yağsın?

Adımı ne muazzam dile getirirdin. Karıcığım kelimesini de öyle. İkisi de olmak ne güzeldi. Ben senin Pirayenken, sen benim ismimin manası gibi garip hayatımın pirayesiydın sevgili. Seninle süslenirdi benliğim.




Adımı senin aşk çeşmesi ağzından duymayalı ne çok gün geçmiş. O dudaklarının arasından telaffuz edilen her ismin sahibinden nefret ediyorum çünkü bir isim senin cümlelerinde kıymetlenirdi.

Kıymetlendirdiğin her bedenden ve isimden nefret ediyorum. Seni benden uzaklaştıran her varlıktan nefret ediyorum. Bu nefretimi hiç bilemeyeceksin ama ben sensiz kalmaktan nefret ediyorum sevgilim.

Seninle garip hapishane anıları biriktirmiştik. Öyle detayları ile anlatırdın ki yaşadıklarını görüş günü geldiğinde sanki orada yaşıyormuş gibi hakim olurdum tüm mevzulara.

Sübyan Koğuşundaki Kelleci Memed’in dört köşe kafalı, kısa ve kalın bacaklı olduğunu bildiğim için ilk gördüğümde tanımıştım. Kalaycı Şaban Usta’nın söylediği Beypazarı Türküsü söylediğini de bilirdim. Yaşadığını yaşatmayı çok iyi bilirdin.

Laciverdi bir bahçeden bahsederdin daima. Gündüzleri görüş günü olmasa da bahçenin varlığından emin olmadan, akşam görsem şu bahçeyi derdim. Sen gerçek ile hayali ayırt ettirmezdin dizelerinde.

Laciverdi bahçelerden bahsederken bana sıkılınca Gazali oku derdin. Merhametimden bahsederdin daima. Gazali seni ferahlatacak derdin. Okudum. Hatim ettim sevgilim. Ferahladım. Sen bana neyin iyi geleceğini en iyi bilendin şüphesiz.

Arada sırada korkuturdu yazdıkların beni.

Sanki ölümün özgürlüğüne hasret duyuyordun bazen. Ölümle ölümsüzlük kazanacağını bilmeden, toprak altında bir özgürlük olacağını sanıyordun.

Özgürlük senin yüreğinde kanadı kırık bir kuşun türküsüydü daima sevgilim. İkimizi de esarete hapseden bir özgürlük anlayışın vardı senin ve ben sessiz kalmak,itiraz edememekle cezalandırılmış, her hali kabullenir olmuştum.

Sırf senin aşkının esaretinde senin özgürlük savaşına maruz kalmıştım. Maruz kalmak, istemediğin bir durumu yaşamayı kabullenmek halidir bilirsin. Benim kabullendiğim sensizlikti ve ben bunun içinde pişmanım inan.

Keşke demeyi sevmezsin ama keşke biraz bencil olup seni de bencillik bataklığına sürüklemeyi becerebilseydim. O zaman ne anlamı kalırdı Nazım ve Piraye’nin?

Kaynak: Nazan Arısoy’un, Piraye’de Nazım Olmak kitabından alıntılanmıştır.

 

Bir Cevap Yazın

Top