Şu Anda Burdasınız
Anasayfa > Söyleşi > Mavis Gallant: “Her yazarın kendine has bir cümle oluşturma şekli vardır zihninde.”

Mavis Gallant: “Her yazarın kendine has bir cümle oluşturma şekli vardır zihninde.”

Türkçede ilk kez Paris Öyküleri ile okurla buluşan Mavis Gallant’ın, Jason Deyoung ile Numéro Cinq’te yayınlanan söyleşisinden kısa bir bölüm:
Paris Öyküleri nasıl ortaya çıktı? İçindeki öyküler daha önce başka kitaplarda yer almış olan bu kitabı yayınlamanın amacı neydi?

Kitap New York Review of Books tarafından basıldı. Hem aynı adlı dergiyi çıkarıyorlar, hem de kitap basıyorlar, biliyorsunuz. İlgilenir miyim diye sordular, Michael Ondaatje’nin öyküleri seçeceğini, bir de önsöz yazacağını söylediler, evet dedim ben de. “Montreal Öyküleri” adını verecekleri bir kitap daha vardı ama bu ad tutmazdı. Amerika’da insanlar başlığında Kanadayla ilgisi olan bir şey okumazlar. Alerjileri var. Böylece Amerika’da kitabın ismi “Sürgün Çeşitleri”, Kanada’da ise “Montreal Öyküleri” oldu. İsimlerin “Paris Öyküleri” ve “Montreal Öyküleri” olmasını istedim, uyum sağlıyorlar çünkü birbirleriyle.

Bir Amerikalı olarak Kanadalı yazarlara karşı bir alerjinin olduğundan haberdar değildim.

Kanadalılar Amerika’da iç sıkıcı diye biliniyorlar. Şimdi, eğer insanlar benim ismimi biliyorsa, yazar olduğumu da biliyorlar, o zaman benim için öyle düşünmeleri hoşgörülebilir. (Gülüşmeler) Kanadalıların ve Kanada’nın çok sıkıcı olduğuna inanıyorlar.

“Sürgün Çeşitleri’ adlı öykünüzde Linette diyor ki, “Şifresini çözemediğim her şeyi kurguya dönüştürdüm, bu benim düğümleri açma yöntemimdi.” Bu satır ne kadar otobiyografik?

Şeey, (duraklıyor) sanırım büyük ölçüde otobiyografik. Doğruyu söylemek gerekirse bu cümle hakkında daha önce hiç düşünmedim. Yazdığınız her şeyin anlamını düşünmezsiniz. Yazarsınız sadece.

Bugün yazınızı yönlendiren duygusal etkenler, sizi en başlarda yazmaya sevkedenlerle hâlâ benzerlik taşıyor mu?

Tam öyle olmadığını düşünüyorum. Yine de temelde aynılar. Ama ben öykülerimin içinde git gide daha az yer alıyorum artık.

Ama hâlâ öyküleriniz üzerinde çalışıyorsunuz, değil mi?

Evet şu aralar bir tane var ve bu öyküde ben yokum. Paris’de geçiyor, Parislilerle. Yine de bir şekilde eserinizin hep içindesiniz, çünkü yazınızın ritmi size benzer. Hatta bazen konuştuğunuz gibi yazabilirsiniz ama bu pek sık görülen bir şey değil. Tanıştığınız yazarlar konuştukları gibi yazmaz ya da yazdıkları gibi konuşmaz. Her yazarın kendine hasparisbir cümle oluşturma şekli vardır zihninde. Şayet bir yazarlık okuluna gidip bu özgünlüğü yok etmedilerse tabii.

Micheal Ondaatje sizin bazı hikayelerinizde beş romanın içeriğinden daha fazla şey olup bittiğini söylemişti. Mesela “Müslüman Zevce” ve “Baum Gabriel, 1935-( )” öykülerinde bir karakterin hayatının 20 ya da 30 yılı işlenmekte. Öykü ya da roman yazmak arasındaki fark sizce nedir?

Aklımda öykünün çerçevesi belirir. Ne yazacağımın çoğunu bilmeden bir şey yazmaya başlamam. Öykünün ne içereceğini bilirim.Yazdığım romanlar bir öykünün içine sığmazlardı. Yere ihtiyaçları vardı. Ben de onlara bunu verdim, daha fazla sayfa.

Daha önceki söyleşilerinizde, öykülerinizin nasıl ilk olarak bir imge olarak zihninizde belirip ortaya çıktığından bahsetmiştiniz.

Genellikle bir filmden bir sahne gibi bir imgeyle başlar, sonra hareket eder ya da kaybolur, ama karakterlerim hâlâ oradadır. Çok çabuk olur: birden sinemanın hâlâ dışındayken panoda filmden bir fotoğraf görmüş gibi olurum. Ya da film durur ve statik bir imge görürsünüz, belki o imge öyküde bile olmayabilir. Bütün bu insanların kim olduğunu bilirim. İsimlerini ve öyküde yazılmayan daha bir sürü başka şeyi de bilirim. Bilmek zorundayım. Okuyucunun bildiğinden daha fazlasını bilmem lazım.

İlk imgenin belirmesiyle yazmaya başlamanız arasında ne kadar süre geçer? Biraz demlenmeye bırakır mısınız?

Yok hayır, hemen yazarım. Burası önemli. Dişinizi fırçalıyor olabilirsiniz ama her şeyi bırakın, diş fırçasını atın ve koşturun. (Gülüşmeler) Hemen kağıda geçirin. Bu sayfalarca da sürebilir, tek bir sayfa da olabilir, ama kaydetmelisiniz. İsimleri değiştirebilirsiniz ama. Çünkü çoğunlukla o isimler tanıdığınız birilerinin isimleri oluyor, ondan sonra da kıyamet kopuyor hep. Bu isim işi felaket bir şey. İnsanlar çok çabuk özdeşlik kuruyorlar.

Bazı yazarlar karakterlerinin kendilerini yönlendirdiğini söylerken, bazıları da tam tersinin olduğunu söylerler. Size nasıl olur?

Ben ne olup bittiğini bilirim. Hayır, karakterler yönlendirmez. Siz onları anlatırsınız. Yazacakları kelimeleri duyduklarını söyleyen yazarlarla karşılaştım. Ben hiç böyle bir şey deneyimlemedim. Tabii karakterlerimin neden bahsettiklerini biliyorum, ne söylediklerini de, ama bu farklı bir şey.

Hiç Fransızca bir kitap yazmayı düşündünüz mü?

Hayır, istemiyorum da. Ben İngilizce konuşan bir yazarım. Yaratıcı olan hiç bir şey İngilizceden başka bir dilde aklıma gelmiyor. Bilingual olmama karşın, hayal gücümün dili her zaman İngilizce oldu.

Şöyle yazmıştınız; “Öyküler roman bölümleri değildir. Sanki birbirlerini takip edecek şekilde yazılmış gibi arka arkaya okunmamalıdırlar. Birini okuyun. Kitabı kapatın. Başka bir şey okuyun. Sonra geri gelin. Öyküler bekleyebilir” Öyküler neden bekleyebilir?

Yani bekleyebilirler çünkü – oradalar. (Gülüşmeler) Öyküler kendi içlerinde tamdır. Milyon kere okuduğum bir şeyi bile -Çehov mesela- okuyor olsam, tek bir öykü okurum. Bir sürü insan öykü okuyamadığını söyler bana. Okuyamıyorlar çünkü sinirlerine dokunuyor. Bu da öyküleri arka arkaya okuduklarında devamlı arka planın değişmesinden ve her öyküde tekrar baştan başlamanın gerekmesinden kaynaklanıyor. Sonunda da bütün öyküler zihinlerinde sebze çorbası gibi karışıyor.

Geçmişte şöyle demiştiniz; bir sanatçının hayatı hakkında çok fazla şey bilmek, yapıtlarına olan ilgiyi öldürür. Hatta “Fularlar, Boncuklar, Sandaletler” adındaki öykünüzde bu konuya değindiniz. Öyküyü okumamış olanlar için konuyu irdeler misiniz?

Evet, yapıta duyulan ilgiyi öldürüyor. Şimdilerde basılan biyografilerde yazarı parçalara ayırıyor ya da küçük düşürüyorlar. Bazen biyografiyi yazan kişi kitaplardan bahsetmiyor bile ve yazar o kadar imha ediliyor ki, okurlar yapıtlarına duydukları ilgiyi kaybediyor. Katherine Ann Porter’a da böyle oldu. Feci bir biyografisi çıktı. Sevgililerine iyi mi, kötü mü davrandı bunun ne önemi var, bizi hiç mi hiç ilgilendirmez. Sonra işte, F.Scott Fitzgerald hakkında yazılanlar- aslında pek bilmiyorum artık okunup okunmadığını. Alkolik olması her şeyin önüne geçti. Böyle metinler karşısında yılmayacak çok az yazar vardır. Bu çeşit biyografilerin çok popüler olmasının nedeninin bir tür okuru tatmin etmesinden kaynaklandığını düşünüyorum, gidip kendi hayatını yaşamaya gücü olmayan cinsten bir okuru. Biyografiyi okuyor ve şöyle düşünüyor: “Bak işte, demek bu insanlar böyle yaşıyor, yaşasın, kuru, sıkıcı bir işim olduğuna çok memnunum, zaten sadece emekliliğimi bekliyorum, ayrıca evliyim çünkü ayrılırsan daha fazla gelir vergisi ödüyorsun.” (Gülüyor) Ve böyle şeyleri okumak onların hiçbir şeyi riske atmamış olmalarını telafi ediyor bir şekilde, çünkü herhangi bir dalda yaratıcı olan bir sanatçı risk alır, neye sahipse olduğu gibi ortaya koyar.

Bir Cevap Yazın

Top